Genel

1960 Darbesi Öncesi İktisadi Durum

single-image
  1.  DEMOKRAT PARTİ’NİN DOĞUŞU VE İLK İKTİDAR YILLARI

 

  • Kurtuluş Savaşı Sonrası Türkiye’nin İktisadi Durumu

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu 1923’ten günümüze değin hep var olma çabası içerisindedir. Daha ilk yılında hem siyasi hem de ekonomik anlamda liberalizm ve sosyalizm arasında tercih yapmak zorunda hissetmiştir. En nihayetinde daha yeni kurulmuş bir ülke, her alanda yeni yürümeye başlamış bir çocuk edasıyla kendisine bir kimlik seçmesi gerekmekteydi. İşte bu noktada iki seçenek vardı: ya liberal-kapitalist olup iktisadi alanı özel sermayeye bırakacaksın ya da iktisadi alan da başta olmak üzere her alanda baskıyı ve kontrolü kurup sosyalist-komünist olacaksın. Savaştan yeni çıkmış bir ülke, iyi eğitimli bireyler cephede kalmış, özel sermaye yok denecek kadar az, Osmanlı’dan miras borçlar, Lozan’da 1929’a kadar taahhüt edilen kapitülasyonların devamlılığı ve daha birçok durum hem halkı hem de yöneticileri ciddi manada düşündürmektedir. Tam da böyle bir durumun yaşandığı ortamda Atatürk başkanlığında 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihinde 1. İzmir İktisat Kongresi tertip edilmiştir. Bu kongrenin açılışında Atatürk yaptığı konuşmanda kongrenin anlam ve önemini ve dahi iktisadi kalkınmanın ne denli gerekli olduğunu belirtmiştir;

“Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, iktisadi zaferler ile taçlandırılamazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner. Bu bakımdan en kuvvetli ve parlak zaferimizin bile sağlayabildiği ve daha sağlayabileceği yararlı kazançları belirlemek için ekonomimizin, iktisadî hâkimiyetimizin sağlanması ve sağlamlaştırılması ve genişletilmesi gerekir. Efendiler, bu kadar verimli ve bu kadar kuvvetli olan yeni hükümetimizin, düşmansız kalacağını saymak doğru değildir. Bu güzel temellerin bile içine bomba koyarak onu yıkmaya çalışanlar olacaktır. Onun hayatına, ilerlemesine karşı suikastlar düzenlemeye girişecekler bulunacaktır. Bütün bunlara karşı en kuvvetli silâhımız ekonomideki genişlik, dayanıklılık ve başarımız olacaktır. Efendiler, içinde olduğumuz halk devrinin, millî devrin, millî tarihini yazabilmek için kalemlerimiz sabanlar olacaktır. Bence halk devri, iktisat devri kavramı ile açıklanabilir.” (Türkiye İktisat Kongresini Açış Söylevi İzmir-Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III)

Alınan kararlar neticesinde hem sosyalist-komünist hem de liberal-kapitalist sistemlerden karma bir anlayış benimsenmiştir. Bu karma anlayış dahilinde ülke içerisinde yabancı sermayenin elinde bulunan teşekküller millileştirilecek, özel sektör teşvik edilecek, özel sektörün yetmediği yerde devlet olarak bizzat yeni işletmeler ve istihdam alanları oluşturularak ülkenin iktisadi kalkınması sağlanacaktır. Nitekim de öyle oldu. Lakin başlata da belirttiğim gibi yerli özel sermaye tedirgin ve yetersiz olduğu için devlet her alanda var olma zorunluluğu hissetmiştir. Bunun sebebi ise Türkiye’nin belini büken uzun bir savaş sürecinden zaferle ama yorgun çıkmaktır. Kuruluş sürecinin başında ülke 13 milyon nüfusa sahip geri kalmış bir tarım ülkesi görünümündedir. Taşradaki halk yoksul, şehirdeki halk işsiz ve fakir; elinde sermaye bulunduranlar ise tedirgin, zayıf, yetersiz ve yok denecek kadar az olup belli merkezlerde kümelenmiş durumdadır.

Ekonomik anlamda hiçbir şekilde ileri dönük pek de umut vadeden bir görüntüye sahip olmayan ülkenin 1920’lerin başında sanayide kullanılan motorların toplam 20.977 beygir gücü kadardır. Oysa 1815’li yıllarda İngiltere’de kullanılan toplam motor gücü 210.000 beygir gücü dolayındadır. ( ALTAN, M., Süperler ve Türkiye, Afa Yayınları, Sayı:23, İstanbul, 1986, s.27) Sadece bu rakamlar dahi baz alındığında bir an evvel harekete geçmek elzemdi. Özellikle Cumhuriyetin ilanından sonra bu kongrede alınan kararlar göz önünde bulundurularak sistemli bir şekilde hiç de azımsanmayacak mesafe kat edildi ve ülke kalkınmaya başladı. Fabrikalar kuruldu, ulaşım için yollar ve körüler yapıldı, Haydarpaşa-Nusaybin Demiryolu hattı tamamen satın alınarak millileştirildi(1928), özel sektörü desteklemek için banka kuruldu(İş Bankası), Ziraat Bankası kaynakları güçlendirildi, sosyal devlet anlayışına ilişkin yapılandırmalar gerçekleştirildi(işçilerin kaza ve yaşlılık sigortalarının yapılması, dernek ve sendikal hakların getirilmesi vs.) ve daha bir çok uygulamalar hız kesmeden ta ki 1929 yani meşhur Kara Perşembe olarak bilinen dünya ekonomik krizine kadar devam etti.

  • Planlı Kalkınma Dönemi

 

1930 yılından itibaren beşer yıllık kalkınma planları ile ülkenin iktisadi alan başta olmak üzere her alanda kalkınması hedeflendi. 25.02.1930 yılında Türk Parasını Koruma Kanunu 1929 Krizi’nin etkilerini azalmak için çıkarılmıştır. Mamafih 1929 krizinin etkilerinden olsa gerek devlet kalkınma noktasında özel sermaye tarafından yalnızlığa terk edilmiştir. Krizin yıkıcı yönünden dolayı iktisadi, bayındır vs. birçok noktada devlet tekeli ile işletmeler açılmış, yollar yapılmış, çok çeşitli alanda halka hizmet götürülmüştür. Tekstil, deri, çimento vb. alanlarda mevcut fabrikaları devralmak ve aynı branşlarda yeni fabrikalar kurmak için Sümerbank(1933); yer altı kaynaklarını işlemek ve enerji üretimini sağlamak için Etibank(1935) ve Maden Tetkik Arama Enstitüsü birbirini tamamlayıcı unsurlar olarak kurulmuşlardır.

Devletçi yaklaşımla açılan kurumlar sayesinde iktisadi alanda ciddi başarılar sağlanmıştır. Sümerbank İzmir’de kağıt, Paşabahçe’de Şişecam fabrikalarını kurmuş; Etibank da Zonguldak’ta kömür işletmelerine tamamen sahip olmuştur (Cumhuriyetimiz’in 50 yıllık Ekonomik Kalkınmasında Özel Teşebbüsün Yeri ve Rolü,s.19). Bütün bunlar gerçekleştiğinde Atatürk hayattadır. Bütün bu uygulamalar, kurulan işletmeler, iştirakler tamamen ülkenin iktisadi kalkınması için ve iktisadi olarak bağımsız olabilmek için bir denge ekonomisi uygulanarak başarılı bir şekilde sürdürülmüştür. Birinci beş yıllık kalkınma planının devreye sokulmasından Atatürk’ün ölümü ve 1940’lı yıllara kadar olan dönemdeki sektörler arası dağılım ve büyüme aşağıdaki tabloda verilmektedir.

(Tablo bkz; Türkiye’de Özel Sektör ve Kalkınma, TOBB, s.33)

  • Atatürk’ün Ölümünden Çok Partili Hayata Geçiş

 

Bu dönem bir savaş ekonomisin uygulanışına sahne olmaktadır. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’ndan başarılı bir netice alınmasıyla 1938’de ikinci bir kalkınma planı hazırlanmış olup İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve Türkiye’nin de her an savaşa girecekmiş gibi duruşu sebebiyle uygulamaya konulmamıştır. Atatürk’ün ölümünün akabinde 1939 da başlayan İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye her ne kadar taraf olmamış da olsa izlediği politikalar ve alınan önlemler savaşa her zaman hazırlıklıymış ve sanki her an savaşın içinde olacakmış gibi bir hava katmaktadır. Milli Korunma ve Varlık Vergisi Kanunları sermaye birikimini olumsuz yönde etkilemiştir. Ayrıca savaş hazırlıkları tarımsal anlamda üretim azalmasına sebebiyet vermiştir ve bunun neticesinde gelir kaybına yol açmıştır.

1945 yılı içerisinde meclise sevk edilen toprak reformu olan “Köylüyü Topraklandırma Kanunu Tasarısı” ile başlayan ciddi tartışmalar sonucu Dörtlü Takrir olarak bildiğimiz tasarıya karşı bir manifesto ortaya konulur Celal Bayar-Adnan Menderese-Refik Koraltan-Fuat Köprülü tarafından. Bu manifestodan bu dört kişi partiden ihraç edilmişlerdir. 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti resmen kurulur. İşte tam da bu dönemde ABD’nin Türkiye ve Yunanistan’a yapacağı demokrasiyi ve hürriyeti koruma amacını güden Truman Doktrini çerçevesindeki yardımlar gündeme gelmiştir. 1946 yılında başa gelen Peker Hükümeti mevcut durumu düzeltmek için savaş öncesinde hazırlanıp uygulanamayan kalkınma planının hemen hemen bir benzerini hazırlayarak ve ABD’nin yapacağı yardımları da göz önünde bulundurarak sistemli bir şekilde dar boğazdan çıkıp refaha kavuşma düşüncesindedir. Lakin hazırlanan plan devletçiliği ön planda tutup özel sermayeye fazla imkân tanımadığı, devletçi anlayıştan uzaklaşılmadığı ve demokratik gelişimin sağlanamadığı gerekçesiyle yardım planını askıya almıştır. Beklenen gelişmeler sağlanamayınca hükümet istifa etmiştir. Başa gelen Saka Hükümetleri’nde de durum değişmez. Halk kendisini dar boğazdan kurtaracak, iradesine riayet edecek, seçtikleri tarafından ezilmeyecek ve mevcut durumu iyileştirecek yöneticiler istemektedir. Yani halk demokrasi istemektedir. Hal böyle iken 14 Mayıs 1950’de seçimler yapılır.

  1. VE DEMOKRAT PARTİ’Lİ YILLAR

 

  • 1950-1953 Dönemi İktisat Politikaları

 

Rasyonel bir şekilde bakıldığında DP ve CHP’nin seçim bildirgeleri temelde ideolojik ve ilkeler yönünden temelde birbirine çok benzemektedir. CHP 1945-50 arası dönemde hazırladıkları plan dâhilinde liberal bir politika sürdürmek istemektedir. DP ise bu planı daha açık bir şekilde belirterek diğer bir açıdan her mahallede bir milyoner çıkarma sözü vermekteydi. Halk değişimden yanaydı. 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimde %52,7 oyla 408 sandalye alarak seçimden zaferle çıkar.

DP hızlı bir kalkınma istemektedir, her alanda hızlı bir büyüme gerçekleştirmek ve kaybedilen yılları telafi etmek arzusundadır. Menderes’in tabiri ile Türkiye’yi “Ortadoğu’nun Küçük Amerika’sı” yapma düşüncesindedirler. DP başa geldiğinde ilk icraatlarından birisi CHP’nin mal varlığının incelenmesi ve incelenenlere el konulmasını sağlamasıdır. Bu noktada siyasi bir puan toplama düşüncesi de vardır. Akabinde yapılacak yatırımlar için uygulanacak liberal politika dâhilinde; ekonomik alanda sadece özel sektör tek dayanamaz, devletin de bizatihi ekonomik faaliyetlerin içinde bulunması kaçınılmaz bir gerekliliktir. Bu durum iktidara gelmeden önceki düşüncelerle çelişmektedir. Mesela KİT’lerin özel sektöre devredilmesi planlanmış lakin bırakın KİT’leri özel sektöre devretmeyi yeni KİT’ler kurulmuştur.

Tarım ülkesi konumunda olma gerçeğinin farkında olarak tarımsal faaliyetler desteklenmiştir. Sadece tarım değil, Truman Doktrini çerçevesindeki Marshall planı kapsamında yapılan yardımlar ve savaş dolayısıyla “denk bütçe” politikası güden CHP hükümetinden devraldıkları 127,5 ton altın ve ciddi miktarda elde edilmiş döviz birikiminin olduğu hazinenin sayesinde devlet her alanda varlığını hissettirmiştir. Kore Savaşı’nın yarattığı uygun ortam sebebiyle tarımsal ürünler dışarıya satılmıştır. Marshall yardımlarının verimli kullanılarak olumlu dönüşler elde edilmesi sağlanmıştır( Sarıyar Barajı, Zonguldak Limanı ve kömür havzasının genişletilmesi, Soma, Değirmisaz ve Tunçbilek’teki kömür madeninin ve çeşitli maden üretiminin artırılması, özel teşebbüse destek olunması gibi projeler). Dünya Bankası ve Avrupa İktisadi İşbirliği’nden (OEEC) borç alınabilmesinin sağlanması ile Türkiye ekonomisinde ciddi iyileşmeler olmuştur. Avrupa Ödemeler Birliği(EPU) ile sağlanan anlaşmaya göre ikili anlaşmalara ve takasa son verilerek özel sektörün önü açılmış ve bu bağlamda ihracat, ithalat verilerinde ciddi artışlar sağlanarak ülke ekonomisi canlanmıştır.

1953 yılına gelindiğinde sırasıyla Çukurova’nın yanı sıra Antakya’da İplik ve Dokuma Fabrikası, Adana’da Çimento Fabrikası, Amasya, Kütahya ve Konya Şeker Fabrikaları2nın temellerinin atılması sağlanmıştır. Bu noktada üç milli bankanın ortaklaşa 50 milyon TL sermayeli Türkiye Çimento Sanayii Anonim şirketi kurularak yapılacak yatırımların, kurulacak fabrikaların çimento ihtiyacının giderilmesi hedeflenmiştir. İlk üç yılda özel sektörün de katılımıyla Etibank tarafından inşa edilen Sarıyar Hidroelektrik Santrali için 140 Milyon TL, Seyhan Hidroelektrik Santrali için 120 milyon TL, inşa halindeki diğer hidroelektrik santralleri için 250 milyon TL ve gelecekte kurulacak santraller için 300 milyon TL, ihale edilmiş veya inşa edilecek olan diğer kuruluşlar da dahil olmak üzere toplamda 1.270 milyonluk yatırım yapılması kararlaştırılmıştır. Bu kararlar çerçevesinde yapılacak veya yapılması planlanan kurum ve kuruluşlar o dönemde ülkenin kati surette ihtiyacı olan kurum ve kuruluşlardır.

Bunca yatırıma ve ciddi başarılara rağmen yabancı sermaye hala ülkeye yeteri kadar ilgi göstermemiştir. Bundan sebep 1954 yılında Yabancı Sermaye Teşviki ve Petrol Kanunları çıkarılmıştır. Ne var ki “nurlu istikbal” edebiyatının yapıldığı bu dönemde ilk belirtileri 1953 yılında başlayan, ülkeyi yoksul, aç ve savaş ekonomisinden beter noktaya taşıyacak olan enflasyonist yaşamın tohumları atılmıştır. Hatta bu yıllarda ilk belirtilerini göstermiş ve hayat pahalılığı artmıştır. Bu itibarla Demokrat Parti’nin izlediği iktisadi politikaları ve sağladığı başarıları “1950-1953 ve 1954-1960” olmak üzere iki dönemde incelenebilir.

İktidara gelirken verdiği sözleri; dünya genelinde uygun ortamın sağlanması ve ABD’nin Marshall Planı çerçevesinde yaptığı yardımlar sayesinde gayet güzel tutmuştur. Bu noktaya kadar anlattığım sebepler ve gelişmeler üzerine ekonomide çatlaklar meydana gelmeye başlamıştır.

 

  • 1954-1960 Dönemi İktisat Politikaları

 

1954 yılına gelindiğinde DP önceki dönemde sağladığı başarılı ve bir o kadar da tutarsız yatırımların zafer sarhoşluğunu yaşamaktadır. İktidara gelirken taahhüt ettiği KİT’lerin özel sermayeye devredilmesi bir yana 1954 yılı itibari yeni KİT’ler ve bunun yanında oluşturulmuştur. Özel sektöre devredilmesi planlanan KİT’lerin iktisadi kalkınma sürecinde öne çıkmaları, dönemin ilginç bir özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Genişleyen iç talebi karşılayacak özel sektör yatırımlarının yetersizliği, hükümeti KİT’ler aracılığıyla iktisadi kalkınmayı sağlama yoluna itmiştir. Diğer taraftan, özellikle o yıllarda özel girişimciler devlet desteğinden ve kamu imkânlarından yararlanmayı, KİT’lerin yerini almaya tercih etmişlerdir. Ancak KİT’lerin yönetiminde ve KİT ürünlerinin fiyatlandırılmasında politik ve keyfi yaklaşımlar devam etmiştir. Bütçeden ve TCMB kaynaklarından karşılanan KİT’lerin işletme zararları ekonomide enflasyonist baskı unsuru olmaya başlamıştır. Ayrıca ekonomide daha fazla müdahaleci bir tutum içerisine girilmiş ve liberal politikalar terk edilmiştir. Kamu kesiminin sanayide üretilen katma değerdeki payı %59,1 e çıkmıştır. Bu dönemde sanayideki gelişme tarım sektöründeki büyümeyi aşmıştır. DP üretim artışı sağlamak için yatırımlara önem ve öncelik vermiş, ancak toplam yatırımların milli gelir içindeki payı 1954 sonrasında düşmeye başlamıştır. Bunun başlıca nedeniyse dış ticaret açığındaki yükselme ve yatırım malı ithalinin zorlaşmasıdır (Meclis Araştırma Komisyonu Raporu, Kasım 2012).

Hızlı ekonomik büyüme ve sanayileşme uğruna körüklenen iç talep, iç tasarrufların ve dış kaynakların yetersizliği, düzensiz, koordinasyonsuz yatırımlar ve kaynak israfı ekonomide kamu açıklarına, parasal genişlemeye, enflasyona ve büyüyen dış ticaret açıklarına neden olmuştur. Sorunların giderilmesi için alınan tedbirlerle ekonominin içinde bulunduğu bunalım aşılamayınca hükümet uluslararası finans kuruluşlarından yardım istemek zorunda kalmıştır. IMF’nin güdümünde ve OECD ile yürütülen görüşmeler sonucu Türkiye’nin ticari borçları konsolide edilerek takside bağlanmış, vadesi gelen borç taksitleri ertelenmiş ve yeni krediler açılmıştır. Bu dış desteği arkasına alan Türkiye 4 Ağustos 1958’de istikrar tedbirleri adıyla anılan kararları yürürlüğe koymuştur. İstikrar tedbirleri çerçevesinde; TL %68,9 oranında devalüe edilmiş, ithalata yeniden serbesti getirilmiş (ithalat üçer aylık dilimlere bağlanmış, ara ve yatırım malları ithalatına öncelik verilmiştir), para arzı ve bütçe harcamaları kısıtlanmış, KİT üretim ve hizmetlerinin fiyatları yükseltilmiştir. İstikrar tedbirlerinin uygulanmasıyla dış ekonomik ilişkilerdeki tıkanıklık giderilmiştir. Dış kredilerin açılması ve ithalatın artması sonucu ekonomi yeniden canlanmıştır. 1959’dan itibaren ihracat artmaya başlamış ve dış ticaret hacmi yeniden genişlemiştir. Aynı yıl Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) başvurmuş, bu başvurunun kabulü üzerine 27 Eylül 1959’da Toplulukla görüşmeler başlamıştır. Bu olumlu gelişmelere rağmen, dış ödeme güçlükleri ve işsizlikle beliren ekonomik bunalım dönem sonunda ciddi bir siyasal bunalıma dönüşmüştür(Meclis Araştırma Komisyonu Raporu, Kasım 2012).

Özetle, bu dönemde benimsenen ithal ikameci sanayileşme modeli ve özel sektörün tek başına ekonomik kalkınmayı sürükleyecek kapasiteye ulaşmamış olması kamunun iç ve dış kaynakları dengesiz bir şekilde kalkınma çabasına yönlendirmesine yol açmıştır. Devletin dış kaynakların yanı sıra, kıt olan iç kaynakları da kullanma çabası ülke ekonomisi üzerindeki baskıyı arttırarak, kamu harcamalarının önemli bir kısmının TCMB kaynakları ile finanse edilmesine yol açmıştır. 1950-1960 dönemi özellikle kamu kesiminin ekonomideki ağırlığının azaltılması söylemlerinin ön plana çıktığı bir dönem olsa da, bu söylem özel sektörün yetersizliği nedeniyle gerçekleşmemiştir (Meclis Araştırma Komisyonu Raporu, Kasım 2012).

1960 Darbesi Öncesi İktisadi Durum makalesini okumak için tıklayın

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

You may also like

Call Now Button